23 Temmuz 2012 Pazartesi

Eyvah Füme'ye Aşık Oluyorum...


Nedir bu sürekli yeni bir yer keşfetme isteği... İstanbul'un hızına yetişme çılgınlığı... Bir kere kabul etmen gereken bir şey var. İstanbul'un hızına yetişemezsin. Bu yüzden sakin olup vaktini ve paranı iyi değerlendir. Böyle daha çok mutlu olursun. 

Mesela Bebek'te yeni açılan Füme'ye git... 

Hani çok sade, seni yormayan, menüsü anlaşılır mekanlar vardır ama servis açılıp yemekler masaya geldiğinde lezzet şöleni başlar... Burası böyle bir restaurant. 
İşte bu yüzden Füme'ye git...           
Öğlen ve akşam menüsü ayrı olduğu için her ikisini de ayrı ayrı tavsiye ediyorum. Ne yalan söyleyeyim beni kalbimin orta yerinden vuran en önemli özelliği de beyaz örtüleri oldu. Beyaz örtü üzerinde ne yersem keyfi iki kat artıyor benim için. Ama öyle lüks, pahalı, yıldızlı sofraları hatırlatmıyor bana.  Tamamen teyzoşumun sofralarını hatırlatıyor. Hala her akşam sandıktan ütülü beyaz örtü çıkar bizde... 
Netice olarak Arzu Sonkaya ve Hazan Turaçtemur'a nasıl teşekkür etsem acaba bu güzel mekan için. Kısa sürede bu kadar popüler bir mekan yarattıkları ve kaliteden ödün vermeden en iyisini yaptıkları için. 


Mekan sadece yemekleri ile değil,  ufak sergileri ve akustik müzikleri ile de adından söz ettirecek. Mesela uzun zamandır blogunu takip ettiğim Ahmet Coka'nın sergisinin Füme'de olduğunu öğrenince nasıl sevindim anlatamam. Açılış için küçük bir kokteyl düzenlemişler. Hemen kuzenimi de alıp gittim. Hem de yeni bir şeyler denemek için de bahane oldu. Ahmet Coka ile bizzat tanıştığıma da çok sevindim. Hayatından 12 günü anlatan mini sergisinde favorim "happy eid" çizimi oldu. :) Onun görselini buraya koymayacağım, bizzat gidip görün isterim. Hatta bu çarşamba günü gidin Jam Session Akustik keyfini de yakalamış olursunuz. Tüm etkinlikleri Füme Restaurant facebook sayfalarından takip edebilirsiniz. 
Biraz da gördüklerimden değil de tattıklarımdan bahsedeyim. Geçen bir öğlen gittiğimde çilekli brie sandwich seçtim menüden. Yukarıda  şahane instagram fotoğrafımdan görebilirsiniz. Hepimiz teknoloji sayesinde birer fotoğrafçı olduk ya... :) Neyse ben o günden sonra her öğlen gidip aynısını yemek istediğim sandwichime döneyim... Özel tahiıllı ekmeğin içinde ince dilimlenmiş çilek, brie ve yeşillikler. Yanında da Barbare Rose içtim tabi ki :) Daha fazla tarif vermiyorum. Çünkü ben bunları oturup evde yapın diye değil, gidin  bu kadar emek verilmiş özel lezzetleri yerinde tadın diye yazıyorum. Çok okuyan değil çok tadan bilir neticede!  Sonra evde kendi tariflerinizi de yaratırsınız. 
Kendi kendime her seferinde aynı şeyi yememe sözü verdiğim için bir sonraki sefer tuttum kendim ve bu sefer ortaya atıştırmalıklar söyledim. Hepsi harikaydı. Bir de yanında fırında mantarlı milföyü denedim. Ona da aşık oldum... Yaz etkisiyle mi her şeye aşık oluyorum acaba...? Yoksa gerçekten Füme'de ne yesem güzel mi? En iyisi bu öğlen de gidip deneyeyim :) Bebek'te görüşürüz...



26.06.2013'ten not:  2013 itibari ile bu sevdiğim mekanın kapandığını ve yerine Bebek Ocakbaşı açıldığını üzülerek yazıyorum. Henüz daha Bebek Ocakbaşı'nı denemeye kalbim elvermedi...


Bağarası Sokak 2E Bebek, İstanbul
0212 358 36 88

18 Mayıs 2012 Cuma

sntrldükkan... "tasarım ve lezzetin buluşması"




Haliç ve İstanbul Boğazının kesiştiği noktada yer alan Galata, yüzyıllar boyunca tarihin sessiz tanıklarından olmuş. İzlerini ise her köşesinde hala cömertçe  hissettiriyor bizlere. Meydanın kalabalığına aldırmadan Galata Kulesinin etrafında yer alan sokaklardan biri Serdar-ı Ekrem’e doğru kıvrıldığınızda, her biri ince detaylarla tasarlanmış dükkanlar çıkıveriyor karşınıza. Şimdi ise bu sokağın ruhuna yakışan, hatta çıtayı oldukça yükselten sntrldükkan adında yeni bir mekan kapılarını açtı.
Bugünlerde iki ortak Defni Sofuoğlu ve Özlem Gülsoy , Galata ruhunu geçmişlerindeki çağdaş müze mağazacılığı deneyimiyle harmanlayıp içinde kafe konsepti ile birlikte workshop'ların, minik sergilerin yapılacağı, modern sanata ait tasarım ürünlerinin yer aldığı bir mekana  ev sahipliği yapmanın heyecanı içinde olduklarını söylüyorlar.

Sntrldükkan; aydınlatmadan kırtasiyeye, seramikten deri tasarım ürünlerine, takıdan ufak mobilyaya kadar geniş bir ürün yelpazesi ile birlikte Galata’ya taşınması ile bünyesine kattığı kafe konseptiyle misafirlerine sabah kahvaltısı dahil oldukça zengin bir mönü sunuyor. Henüz daha çok yeni olmasına rağmen ben size somon çorbasını, somon ızgarasını, yaban mantarlı tagliatelle, ıspanak ve pancarla hazırlanmış salata ve limonlu tart’ın mönüde en beğendiklerim arasında olduğunu söyleyebilirim. Bir de her yerde bulamayacağınız yeni butik üreticilerden biri olan Barbare Şaraplarının çeşitlerini kadehte sunuyorlar. Somon ve Barbare Rose keyfi denemeye değer... 
Aslında bununla da bitmiyor; her seferinde beni şaşırtacak yeni bir lezzetle karşılaşabiliyorum. 
Bir de işin öbür tarafı var. Kafe bölümünde oturup dükkan bölümüne doğru baktığınızda sizi kendine çeken tasarım dükkanı...Burada eminim ilk dikkatinizi çeken ürünlerden biri Birsen Canbaz'ın kırmızı biberli seramik avizesi olacak. Diğer aydınlatmaları da şahane ama kırmızı biber başka...
Sera İlel'in porselen boyama çay bardakları, kaftanları, omletistanbul'un 'filler aşkına' temalı çay tabakları ve kaseleri, genç tasarımcılardan escapefrom sofa imzalı iskandinav stili mobilyalar, Ümit Aybek takı tasarımları, Kare deri çantalar, Bige Ökten imzalı yastıklar, dantel ayraçlar ve istanbul koleksiyon mugları ise keşfetmeye doyamayacağınız ürünler arasında sayabilirim.
Bununla da bitmiyor… İndirek aydınlatmalarla düzenlenmiş mekanda fonda jazz müziğinin etkisiyle lezzetli kahve ile ev yapımı kurabiye ve tartlar da süpriz oluyor. Eğer o gün şanslı gününüzdeyseniz süpriz canlı jazz dinletisine denk gelebilirsiniz. 
Başarılı akşam yemeği mönüsüyle kısa bir süre önce sessizce misafirlerini ağırlamaya başlayan mekan 7 Nisan açılış partisiyle de yaza heyecanlı bir giriş yaptı. O tarihten bu yana da birçok güzel etkinlikle bizleri bir araya getirdi.
Defni ve Özlem, amaçlarının misafirlerin evlerindeki rahatlıkla, dergilerini okuyup yemeklerini yiyebilecekleri, aynı zamanda kendilerine ve dostlarına özel tasarım hediyeler alabilecekleri bir mekan yaratmak olduğunu söylüyorlar. Butik otel İstanbulsuite home'un altında yer alan sntrldükkan ile tam da anlattıkları gibi bir mekan yaratmışlar. Eksiği yok , fazlası var! Hatta yazdığımdan çok daha fazlası sizlerin keşfini bekliyor…

Hacı Mimi Mah.
Serdar-ı Ekrem Sok. No 28
Galata-Beyoğlu

tel: 0212 2431868

31 Ocak 2012 Salı

Anadolu Lezzet Dünyası'na Yolculuk...


Kasım sonuydu...Ilık bir kış sabahı İstanbul Yenikapı’dan feribotla Mudanya’ya geçerken birkaç saat sonra tadacağım birbirinden leziz yemekleri düşünüyordum. Mekanın adı Anadolu Lezzet Dünyası olunca daha düşünürken ağzım sulanmaya başlamıştı.
Ben dersimi çalışıp mekan ile ilgili bilgi topladığımı düşünüyordum ki daha kapıdan girerken tahminimden çok daha büyük bir keşif olacağını anladım.

1995 yılında Anadolu Et Lokantası olarak hizmet vermeye başlayan bu kocaman restoran zamanla müşterilerinin beklentilerine daha iyi cevap verebilmek için yeniden tasarlanmış. Samimi bir ortam yaratmak için çatısı altında 5 farklı restoran konseptine ayrılan mekan çok ince detaylarla tasarlanmış. 
Uzun bir keşif olacağını söylemiştim. Tüm restoranları gezerken mütevazi ve samimi kişiliği ile Vahit beyden mekanı kurduğu ilk günden bu noktaya getiren başarı hikayesini dinledim. 60 personel ile ayda 15 bin kişiye hizmet veren toplam 450 kişilik bir mekanın hem de 1. sınıf Turizm belgesi alarak 17 senedir kalitesini sürekli artırması gerçekten takdir edilmesi gereken bir başarıdır bana göre.  Restorandaki müşterilerin yüzlerindeki memnuniyete bakarak bile bunu anlayabiliyorsunuz. Elbette bu hikayenin bir kahramanı daha var ki; bunu öğrendiğinizde taşlar yerine oturmaya başlıyor.

Vahit beyin oğlu Serdar Ertan, New York’ta bu işin eğitimini almış. Sadece mutfak değil, işletmenin her türlü detayını öğrenebilmek için Michelin yıldızlı restoranlarda çalışmış. Dekorasyondan, hijyene, mutfakta konuşulanlardan, mekanın kokusuna kadar her detayı deneyimlemiş. İşte mekan içindeki 5 farklı restoran; Anadlou Et Lokantası, Mumbar Ocakbaşı, Lopeti Steak House, Desinare Ristorante&Cafe ve Marina Balık Restoranı da Serdar Ertan’ın  mutfak idaresi , malzeme bilgisi ve satınalma yeteneği ile geliştirilmiş.

Alışkanlıklarından çok zor vazgeçen Türk insanına Lopeti Steak House’da Dry Aged ve Wet Aged sunulurken ilk başta tereddüt yaşansa da kısa sürede çok güzel geri dönüşler almışlar.
Zaten Serdar Ertan’ın bu açıklamasını kim duysa bakış açısı değişir:
“Bana sorarsanız orta piş­miş eti 1 gece dinlendirdiğiniz için bakteri açısından riske girersiniz. Fakat kuru dinlendirmede et, tamamen kendi­ni korur. Bakteri üretmez, çünkü özel bir dolapta hava sir­külasyonu sayesinde korunur. Wet Aged ise Arjantin mutfağında çokça uygulanan bir teknik ve Dry Aged tekniği­ne göre daha tasarrufludur. Etten kayıp olmaz bu teknikte. Kıyaslarsak; Dry Aged tekniğiyle yaşlandırılan et daha yumu­şak ve lezzetlidir. Wet Aged’de ise çok yumuşak olmaz. Kas­ların enzimler tarafından parçalanması süreci eti yumuşa­tan süreçtir.”

Her restoranda geleneklere bağlı kalınarak yeniden dizayn edilen bir Klasik Türk mutfağı izlerini görebilirsiniz. Örneğin Adana Kebabı, yine Ada­na Kebabı ama lavaşının içine özel bir eski kaşar ekleyip ve ızgara yapıyorlar. Çatala gelecek şekilde küçük dürümler tasarlamışlar.
Hani ocakbaşında etin yanına bir de domates biber közlerler ve tabağın yanına garnitür olur ya, onu da közledikten sonra püre haline getirip sos yapmışlar ve farklı formlarda tabaklarla sunuyorlar. Kulağa nasıl geliyor bilemiyorum ama etinizi közlenmiş domates ve biber sosuna batırmak şaşırtıcı bir keşif oluyor. 
Bunların yanında ise Antep’ten gelen ve koruk suyu ile yapılan turşu, şifalı salata olarak nitelendirebileceğim taze otlar katılmış gavurdağı salatası ve patlıcan herse mutlaka tavsiye ediyorum. Bir de bu lezzetlerin yanında Anadolu üzümünden yapılmış şarapları denemenizi tavsiye ediyorum. Rakıya ihanet etmiş olmayacaksınız. Hatta kebap size teşekkür edecek eski dostu ile kavuşturduğunuz için. Eğer bu konuda bilgim az diyorsanız bunun için özel eğitim almış servis personelleri size en doğru şarabı seçmenize yardım edecek merak etmeyin.

Evet kebap yiyorsunuz, hem de ocakbaşında ama kesinlikle bir restoran inceliğinde. İşte bizim kebabımız , bizim Anadolu lezzetlerimiz böyle sunulmalı. Her detayına böyle özen gösterilmeli ve siz de böyle lezzetlerin peşinden koşmalısınız. Yeni nesillere kültürümüzü anlatabilmek ve aktarabilmek için. Ellerine sağlık ve afiyet olsun diyebilmek için…


Eski Mudanya Yolu7 Bademli BURSA
0224 549 23 03

28 Ocak 2012 Cumartesi

Yeni İtalyan Komşumuz... PiPa


Nişantaşı son yılların en renkli ve hareketli günlerini yaşarken, mahallenin gösterişten uzak bir ara sokağına sade ve basit ismiyle gerçek bir İtalyan komşu geliveriyor. PiPa…
İstanbullular bu komşuyu sevmekle kalmıyor adeta bağırlarına basıyorlar ve buluşma noktası ilan ediveriyorlar.
Hem damak zevkine hem de görsellik anlayışına güvendiğim mahallelinin bir bildiği vardır elbete diyorum.
Kurucu ortaklarından biri aynı zamanda mutfak direktörü Napoli doğumlu, ödüllü şef Enzo Carbone olup, Concept Masters tecrübesi ile birleşince , bir de mekana mimar Mahmut Anlar’ın eli değince ortaya adının sadeliğinin tersine böyle iddialı bir mekan çıkmış. Keşfetmek için sabırsızlanıyorum.

Kapıdan içeri girdiğimizde paltonuzu vestiyere bırakıp bize eşlik eden hostesle dar bir koridora yöneliyoruz. Koridorun iki tarafına boylu boyunca yerleştirilmiş gösterişli  şarap kavında yüzlerce çeşit şaraba takılıyor gözlerim. O anda keyifli bir lezzet yolculuğunun kapılarını araladığımı anlıyorum.

Koridorun sonunda mekan bizi el yapımı olduğunu öğrendiğim İtalya’dan getirtilen pizza fırını ve usta bir şeffaflıkla gizlenmiş mutfak selamlıyor. Hemen mutfağın önünde yer alan yarımada şeklindeki barın önünden geçerek ana salona ilerlemekte biraz zorlanıyoruz. Çünkü yemek yemekte olan herkesin tabağına göz gezdirmeden geçemiyorum.

Kademeli olarak yerleştirilen masalar tüm mekana hakimiyet sağladığı için nereye oturduğunuzun pek bir önemi yok. Rezervasyon yaptırırken dert etmeyin.

Önceden dayanamayıp ödevimi çalıştığım için mönüyü hazırlarken en büyülü tatlara ulaşmak için zeytinyağını ve Buffalo mozzarellayı İtalya’dan getirdiklerini,  ayrıca el yapımı makarnalar , ekmekler ve organik sebzeler kullandıklarını biliyorum. Bir de porsiyonları büyük olduğu için masadaki herkesin farklı bir yemek seçmesi için ısrar ediyorum. Böylelikle masada bir lezzet şöleni yaşayabiliriz.
İlk defa gittiğim bir yerde garsondan tavsiye almayı severim. Burada da öyle yapıyorum ve başlangıçlardan “Izgara yeşil kuşkonmaz, Scamorza peyniri ve siyah Norcia truf mantarı” önermekte gerçekten çok haklı olduklarını söylemeliyim. Ana yemeklerden seçimi ise size bırakıyorum. Sadece yüreğinizin götürdüğü yere gidebilirsiniz. Çünkü her şey çok leziz.

Yemeği beklerken ortamın aydınlatması dikkatimi çekiyor. Mahmut Anlar’ın ışığı yönetmesini, gölgeler ve renklerle oynamasını hep çok beğenmişimdir. Bir röportajında okumuştum “Tekdüze olmayan bir aydınlatma, cazibe unsurunu da artırır.” Diyordu. İşte PiPa’da da bunu yaratmış.  Hem güzel yemek yiyebileceğiniz şık bir restorandasınız hem de bir şeyler içmek için uğrayıp, barda tanıdıklara rastlayıp sohbet edebileceğiniz bir bardasınız.

Ben bununla da kalmayıp mekanı gündüz gözüyle görmek istedim ve bir öğlen yemeğine gittim. Bu sefer ise farklı bir ışık oyunu ile karşılaştım. Tamamen cam ile kaplı olan mekanda gün ışığının keyfini çıkardım. Yazın bahçeye dönüşecek olması ayrı bir keyif olacaktır eminim.

Biz afiyetle yemeklerimizi yedik ve tatlı olarak da kendimizi “nutellalı pizza”  ile ödüllendirdik. Ödül ne için mi? Böyle keyifli bir mekanı keşfettiğimiz için!

Yeni komşu sizi yemeğe bekliyor, işte adresi…


Süleyman Nazif Sok.  No: 7/B Nişantaşı
Tel: 0212 225 74 72



28 Ağustos 2011 Pazar

Mavi ve Yesilin Ortasindaki Cennet...SEDEF ELIO

  
Issız bir adaya gidiyorsunuz ve yanınızda götürmeniz gereken tek şey kendiniz! Çünkü bu adada hayatta kalma mücadelesi gibi bir derdiniz yok. Tek hayal etmeniz gereken iyi müzik, iyi yemek ve bir yandan eğlenirken bir yandan da ruhunuzu dinlendiren bir ortam.

İstanbul’da yolum adaya pek düşmez diyorsunuz belki ama bu sizin daha Elio Sedef’i keşfetmediğinizi gösterir. Ufak bir kaçamak yapıp, kendinizi Göcek’te gibi hissetmek isterseniz rotanızı hemen Marmara Denizi’ndeki adaların en miniği Sedef Ada’sına çevirmelisiniz. Kartal’dan 10 dakika ve Bostancı’dan 45 dakika mesafede bulunması ise İstanbul’da yaşayanlar için kaçırılmayacak bir fırsat.
Adanın en huzurlu köşesine konumlanan Sedef Elio, Berna-Mesut Yılmaz çiftinin oğulları Hasan ve Yavuz Yılmaz kardeşlerin kurduğu CFS (Comfort Food Services)’e ait. İşletmesini ise İsviçre’de otelcilik okuyup, Sheraton, Parksa Hilton, Ritz Carlton, Papermoon, Hillside gibi Türkiye’nin önemli otel ve işletmelerinde görev aldıktan sonra eşi Ruhsim Samanlı ile RAS Turizm ve Danışmanlık şirketini kuran Aydın Samanlı yapıyor. Samanlı birçok kaliteli restorana danışmanlık yaparak yılların getirdiği tecrübesini gösteriyor. Sedef Elio da bu projelerinden biri ve kendisi bu mekânın kısa sürede vazgeçilmez bir müdavim mekânı olacağından da emin.
Daha önceki yıllarda da restoran olarak hizmet veren mekânı fazla değiştirmemiş olmalarına rağmen, mimar Süreyya Tan’ın fark yaratan birkaç yeniliği kendinizi kaliteli ama bir o kadar da samimi ve rahat hissettiriyor. İster hafta içi kaçamak yapın, ister hafta sonu kahvaltı veya brunch’la güne başlayın, Elio Sedef’te tüm gün küçük plajın ve sakin denizin keyfini çıkarabilirsiniz. Akdeniz Mutfağı’nın hakim olduğu mönüsü ise oldukça geniş ve iddialı. Yaz boyunca sushi mutfağının da hizmet verecek olması artılarından.

Tabii ki bu kadar alternatifli mutfağın yanında hatırı sayılır bir de içki mönüsü var. Şarap mönüsünde her zevke uygun üzüm çeşitliliği sunulurken, frozen margharita ve mojitoları da kesinlikle denenmeli. Ben yine de size, Côtes d’Avanos Narince-Chardonnay veya Egeo Roze ile başlamanızı tavsiye edeceğim.
Mekân, şimdiden popüler olması nedeniyle çok fazla davet ve organizasyona ev sahipliği yapıyor. Adaya kadar gelip kapıdan dönmek hiç de hoş olmaz, o yüzden mutlaka rezervasyon yaptırın derim.

Bu yanı başınızdaki cenneti hayal etmeyin, gidip yaşayın…



Not: Heybeliada ve Büyükada’dan ring seferleri var, ayrıca Kartal’dan Deniz Taksi de iyi bir alternatif.

www.elio.com.tr
Tel: 0216 382 48 84
facebook.com/eliosedef



26 Temmuz 2011 Salı

Renklerin Oyunu & Lezzetlerin Uyumu... Shirley Çeşme


Yağmurlu günlerin arasında yüzünü gösteren güneş bu sene pek bir istekli ama bir o kadar da nazlı geldi. Ama sonunda geldi… Yaz gelince ısınan bedenimiz de ruhumuzla aynı ritimle dans edecek mekanlar aramaya başladı. Kimi zaman sakin ve sessiz, kimi zaman kahkahalarla dolu, ama özünde hep sıcak ve huzurlu… İşte sizinle istediğiniz ritimde dans edecek bir mekan... Ama bu sefer İstanbul dışında!


Çeşme Marina’nın karşısında 200 yıllık 2 katlı tarihi bir binaya biraz renk katmışlar, sonra o renklerle biraz oyun oynamışlar. İçine de tat ve sevgi eklemişler… Biraz cilveli, bolca enerjik bir mekan yaratmışlar. Adını da tam kendine yakışır seçmişler;  Shirley!

Bu ismi duyduğumda aklıma ilk olarak Shirley Maclaine ve dolayısı ile Frank Sinatra ile rol aldığı Can-Can filmi geldi. Renkli, hareketli ve cıvıl cıvıl… Filmdeki kostümlerin renkleri , elbiselerin eteklerin müzikle dalgalanması gözümün önüne geldi. Shirley’nin logosu da mekanın enerjisi de bana bunları hatırlattı.

Çeşme’de sezon daha açılmadan Shirley’nin kapıları açıldı. Ben de bu açılışta olma şansını yakalayanlardan oldum. Simge ve Özlem Altuner kardeşlerin sahibi olduğu bu samimi sıcak mekan beni hemen sarıverdi. Hangi masaya oturursanız oturun mekanın hepsi sanki sizin. Her köşesini görüyor ve her masayı sanki tanıyorsunuz. Çünkü tasarımcı Kerem Küçükgürel’in yani Brandmood ekibinin eli değimiş buraya… Logodan bardaklara, bahçedeki ışıklardan, perdelere hatta buraya özel üretilmiş tuzluklara kadar her detay size Shirley’nin ruhunu , enerjisini aktarıyor. Sonra San Francisco’lu şefleri Jeff Harpel’in Akdeniz yorumuyla fark yaratan mönüsü var. İşte bu yemekleri tattığınızda Shirley’nin tam anlamıyla 5 duyunuzu da düşündüğünü anlıyorsunuz. Yemekler masaya geldiğinde önce gözleriniz bayram ediyor. Yemeğe başlamadan önce fotoğrafını çekmeden duramıyorsunuz. Çünkü sunumu da tadı kadar başarılı!

Sabah kahvaltıda geleneksel pişi de İspanyol tortillası da yiyebilirsiniz. 3 katlı tabakta gelen kahvaltı tabağı da masada hem şık hem de işlevsel oluyor.Akşam yemeğinde ise üzerinde salsa verde sos ve yanında beyaz peynirli, fıstıklı yeşil kabak salatası ile gelen ızgara levrek denemenizi kesinlikle öneriyorum. Fesleğen ve sakızlı puding de unutulmazlardan olmaya aday. Menüdeki lezzetlerin hepsine uyum sağlayacak şarap çeşitliliği de menüde mevcut. Birçok şarabı da kadehte sunmaları gerçekten yemeğinize uygun şarabı seçmenizi kolaylaştırıyor. Tüm ekibin bu konuda farkındalığı yüksek ve yemekle şarap uyumunun ne kadar önemli olduğunu biliyorlar. Özellikle Kavaklıdere’nin tüm ödüllü şaraplarının mönülerinde olmasının avantajını yaşıyorlar.

Çeşme’de her geçen gün iyi yemek, kaliteli hizmet veren mekanların sayısı artıyor. Artıyor ama her ne kadar iyi olursa olsun mekanlar genelde Eylül sonunda kapılarını kapayacak olmanın zorluğunu yaşıyor. İşte bu noktada Kerem Küçükgürel bu mekan için planlarını ve hayallerini anlatıyor. Electrolux’un mutfak sponsoru olduğu mekanda kış boyunca yemek kursları, workshoplar düzenlenecek. İzmir’den üniversitelerle birlikte ortak çalışmalar geliştirilecek. Ayrıca Shirley 12 ay boyunca özel davet ve organizasyonlarınıza catering hizmeti verecek. Yani anlayacağınız bu ekibin sezonu olmayacak. Dört mevsim Shirley tatlarını lezzet düşkünlerine sunacaklar. Biz de yolumuz her çeşme’ye düştüğünde soluğu orada alacağız… Kim bilir konsept partilerini de kaçırmamak için haftasonu kaçamağı bile yapılır!


Musalla Mahallesi yalı caddesi 1016 Sokak No:5 Çeşme izmir


facebook.com/shirley çeşme


(Karaf Magazin 47. sayı Yaz Mekanları yazımdan...)

26 Mayıs 2011 Perşembe

Tarihi mahalleye samimi bir Fransız ... ROSE MARINE

Bahar gelmedi derken yaz geldi! Ama ben çalışan bir lezzet tutkunu olarak size tüm yaz güneyden seslenemeyeceğim için İstanbul'da şehir turuma devam ediyorum. Gezerken de hem ruhuma, gözüme hem de damağıma keyifli gelen mekanlarda biraz fazla duruyorum. Dünya mutfağından farklı lezzetlerin İstanbul’un tarihi dokusu içinde hayat bulması ise beni daha da heyecanlandırıyor. Aslında biraz da üzülüyorum... Anadolu toprakları üzerindeki tarihimizi incelediğimizde bugünkü mutfak bizi şaşırtmamalı. Tüm medeniyetlerin Anadolu'ya kattıkları aslında gerçek füzyon mutfağını oluşturmuyor mu?

Geçen hafta Arnavutköy'den Tünel'e geçmiştim , bu hafta da komşu mahalle Cihangir'e uzandım...

Kanuni Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan'ın Halep’te 22 yaşında ölen oğlu Şehzade Cihangir adına 1559’da yapılan Mimar Sinan eseri Cihangir Camii ile başlar bölgenin tarihi… Ardından yapılan hamamlar, tekke ve mektepler ile Cihangir, mahalle olmaya başlar. Tarih boyunca 5 büyük yangın atlatır, bu sebeple semt önemli 7 çeşme ile çevrelenir. Suyun gelmesi ile çevrede hamamlar da yerini alır.

19. yüzyıl sonlarında ahşap binaların yerini almaya başlayan Rum ve İtalyan mimarların Art Noveau binaları şimdiki görüntüsüne kavuşmasını sağlar Cihangir’in. İlk bakışta sessiz ve sakin gözüken bu semtin kalbi artık tarihi apartmanların girişine yerleşen restoran ve kafelerinde atar. Bu kafe ve restoranlar birer yaşam alanına dönüşür. Buluşma noktaları olur mahalle sakinlerinin… Ama kapalı değillerdir, misafir ağırlamayı çok severler, hatta mahalleden olmasanız da, kendinizi Cihangirli hissettirler. Bu yüzden açılan yeni mekânlar da uzun soluklu olur. İyi olanı sahiplenmeyi bilirler.
Rose Marine de böyle sizi kendine bağlayacak mekânlardan olacak. Semtin kendine has dokusuna sadık kalmışlar ama aynı zamanda diğer mekânlardan farklı bir soluk getirmişler. Cihangir’in alışılagelmiş bohem ruhundan sıyrılmış, biraz Fransız ama kesinlikle samimi ve rahat bir ortam yaratmışlar.
Gündüz sohbet etmeye, kitap okumaya veya laptop’ınızı alıp çalışmaya gidebilirsiniz. Cihangir’de eşi benzeri olmayan gizli kış bahçesinde kendinizi evinizde hissedebilirsiniz. Hatta abartıp evinizde misafir ağırlıyormuş gibi de hissedebilirsiniz.

Bir de öğrendiğim kadarıyla Rose Marine’de sürprizlere de hazır olmalıymışsınız. Alt kattaki piyanoya ne zaman ünlü veya cesur birinin geçeceği belli olmuyormuş. Mekân sahipleri şöyle diyor: “Burada performans sergilemek tamamen serbest!”

Rahat ve samimi ortam, bol ödüllü şef Hüseyin Kurt’un özel mönüsü ve yüzlerce şaraptan oluşan kavı ile birleştiğinde mekânı vazgeçilmez yapıyor. Ortam Fransız esintileri taşısa da mutfak tam bir dünya mutfağı! Yazımın başında da söylediğim gibi bu beni şaşırtmıyor. Hatta olması gereken diyorum. Burada da Türk, İtalyan, Fransız, Rus, Fas, Meksika, Çin ve Thai gibi alternatiflerle zengin bir mönü sunuluyor.

Hatta Rose Marine ayağının tozu ile “Modern Türk Mutfağı” konsepti ile semte güzel bir merhaba demişti.  “Türk usulü sushi: Tushi” ile de çok ilgi çekti. Tushi: kısır ve nar ekşisinin roka ile sushi tekniği kullanılarak sarılmasından oluşan, Şef Hüseyin Kurt’un özel mezesi. Ayrıca başlangıç olarak fava üzerinde kadayıfa sarılı İskenderun karidesi, renkli biberli borani ve baklava hamuruna sarılı levrek de iz bırakan tatlardan oldu. Belki aynı mönüyü sürekli bulamayabilirsiniz ama mutlaka sizi çekecek yeni ve farklı tatlar sunacaklardır. Gece 04.00’e kadar açık olup DJ performansları sunan mekânı aynı zamanda özel günler için de kullanabileceğinizi bir kenara not edin.

Tarihi dokunun içinde kendinizi evinizde hissetmek isterseniz Rose Marine’i denemelisiniz. Ben mahalle sakini olmasam da kendimi evimde gibi hissettim... Siz de deneyin...

Kılıç Ali Paşa Mahallesi Akarsu Caddesi No:27
Cihangir-Beyoğlu/İstanbul
Tel: 0212 249 62 77
facebook.com/Rose Marine Cihangir




(Karaf Magazin Sayı:46 İlkbahar Mekanları Yazımdan)

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Are you "spoil"ed?

Tarihi binalar yavaş yavaş restore ediliyor, nihayet metro durağı da geliyor ve bir semt küllerinden yeniden doğuyor. Yıllarca belki de sadece avize almak için aklımıza gelen Şişhane’de şimdi İstanbul’un en iyi restoranları yerini almaya başlıyor. Sakin, huzurlu bir lezzet durağı haline geliyor. Galata’dan buraya doğru uzanan tasarım dükkânlar bu semti bir cazibe merkezi yapmakta ısrarlı. İşte tam bu sırada Meşrutiyet Caddesi 84 numarada Spoil yerini alıyor.

Geçen sezon Şişhane’nin adını tekrar duymamızı sağlayan Public’in usulca semte veda etmesinin ardından Spoil de bir anda dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Fakat Spoil dekorasyonu ve enerjisi ile sanki uzun zamandır buradaymış gibi karşılıyor bizi. Öğlen saatlerinde hareketin başladığı mekân, gece 04:00’e kadar kapılarını lezzet tutkunlarına açık tutuyor.

Hafta sonunda ise 24 saat uyumayan şehrin nabzı neredeyse Tepebaşı, Asmalımescit ve Şişhane üçgeninde atıyor diyebiliriz. İşte tam bu sırada Spoil’de DJ Salih Saka ve ekibinin performans gösterdiğini söylemek bilmem yeterli olur mu? Spoil bir anda eğlenceli bir mekâna dönüşüyor.

Güzel müzik bir tarafta dursun, öğlen ve akşam farklı mönü sunulan, geniş bir Akdeniz Mutfağı olan mekânın dekorasyonuna Jeyan Ülkü ve Yalın Tan’ın dokunuşları ayrı bir hava katmış. Gündüz oldukça aydınlık ve ferah olan mekânda samimi bir ortam yaratılırken, akşam biraz daha ağır ama korkutmayan bir restorana dönüşüyor. Bu sadece dekorasyon ve mönü ile olmuyor tabii ki.

Diesel Türkiye Distribütörü ve Özlenir Giyim’in Yönetim Kurulu Başkanı Tahsin Özlenir ve İstanbul Yiyecek ve İçecek Grubu eski ortaklarından Muhittin Ülkü’nün ortaklığında hayata geçirilen bu proje adından da anlaşılacağı gibi yemekleri ve müziği ile müşterilerini “şımar”tmaya kararlı. Muhittin Ülkü de işletme yöneticisi Ersel Şen ile bizzat mekânın nabzını tutuyor. Belli ki uzun yıllara dayanan tecrübesi aşırılıklardan uzak, yormayan bir mekân yaratmasını sağlamış.

Özellikle belirtmek istediğim bir diğer detay ise yemek çeşitliliğine yakışır genişlikte olan şarap mönüsü. Hatta Kavaklıdere’nin “Ancyra” serisinin Narince, Öküzgözü, Boğazkere gibi birçok çeşidinden “Pendore Öküzgözü”ne kadar birçok şarabı kadehte bulabiliyorsunuz. Özellikle başlangıç olarak tabouleh, dil balığı, tartar gibi soğuk mezelerden tercih ederseniz bir kadeh “Egeo Sauvignon Blanc” ile başlamanızı öneririm.

Ben bu mekânı anlatmaktan yorulmam, eminim siz de yemekleri denemekten yorulmayacaksınız… Hatta denedikçe şımaracaksınız, şımartılacaksınız...

Meşrutiyet Caddesi No:84, Şişhane/İstanbul
Tel: 0212 251 26 96-0530 240 49 08
facebook.com/ SPOIL RESTAURANT BAR ŞİŞHANE

(Karaf Magazin Sayı:46 İlkbahar Mekanları yazımdan)

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Arnavutkoy'un yeni sakini: ANTICA LOCANDA

İstanbul’un satır aralarını okumak gibidir ara sokaklarını keşfetmek. Tarihi detaylar alır götürür sizi… Hele bir de hem ruhunuza hem de damağınıza hitap eden bir mekân keşfettiyseniz değmesin kimse keyfinize. İşte bu önemli keşiflerden biri de Osmanlı döneminde yapılan en büyük Rum kiliselerinden Taksiarhi Rum Ortodoks Kilisesi’ne ait eski fırın binasının Antica Locanda ile yeniden hayat bulması.

İçeri girdiğinizde yüksek tavanı ve sade dekorasyonu ile şöyle derin bir nefes alabilirsiniz. Yüksek mimar Turhan Kaşo gerçekten muhteşem bir proje çıkarmış ortaya. Her şey olması gerektiği gibi. Güzel bir yemek yiyeceksiniz ve gözünüzü rahatsız eden bir fazlalık olmayacak etrafta.

Ben mekânı keşfederken ilk merak ettiğim, mekânın sahibi ve şefi Gian Carlo Talerico’yu İstanbul’a neyin sürüklediği oldu. Tabii ki aşk… İstanbul aşkından önce belli ki sevgili eşi Beldan’a duyduğu aşk onu buraya sürüklemiş. Toscana’da başlayan bu aşkın ikisinin de yaratıcılıklarını nasıl güçlendirip Arnavutköy’de böyle geleneksel ve rustik İtalyan restoranı doğurduğunu Beldan Hanım’dan dinledim. Birlikte kilisenin bahçesine açılan küçük muhteşem terasta sohbet ettik. Bahar aylarında terastaki bu iki masa için rezervasyon kuyruğu olacağını şimdiden tahmin edebiliyorum.

Öncelikle Gian Carlo’nun “en iyi malzemelerle en yalın şekilde pişirme” anlayışının tabakların hem lezzetinde hem de sunumunda, dolayısıyla Antica Locanda’nın mönüsünde kendini hissettirdiğini anlattı. Bu “locanda”da her şey günlük ve taze hazırlanıyor. Makarnalar servisten birkaç saat önce elde yapılıyor, ekmekler bu mutfakta pişiyor, risotto için standart bekleme süresini göze almalısınız çünkü siparişiniz ile pişmeye başlıyor. Ama önceden bilmenizde fayda var; burada gerçek İtalyan yemekleri sunuluyor. Her yerde standart olmuş ve İtalya’da bile modası geçmiş tatlara rastlamazsınız mönüde. Günlük hazırlanan pizzalar da sadece öğle yemeğinde sunuluyor.

Geleneksel İtalyan Mutfağı’nı yöresel çeşitliliği ile sunmayı hedefleyen Antica Locanda’nın mönüsünden birkaç öneri istiyoruz ve Beldan Hanım bize kökeni ortaçağa uzanan ve tipik bir İtalyan başlangıç tabağı olan crostino, Ligurya usulü kalamar yahnisi, Roma usulü taze bucattini carbonara, Toskana usulü taze maccheroni gibi özgün lezzetlerine uygun tabakları öneriyor. Ben de size 20 dakikayı göze alıp 2 kişilik risotto ve mükemmel sosu ile kuzu pirzolayı öneriyorum. Şarap mönüsünden ise “Côtes d’Avanos Narince Chardonnay 2009” ve “Pendore Syrah 2009” rekoltelerini seçebilirsiniz.

Mönüyü aldığınızda ilk sayfada şefin bir hoş geldiniz yazısı var. Her akşam misafirlerine sürpriz yemekler sunduğunu söyleyen şef Gian Carlo yazısında “aklının mönüye koyamadığı yemeklerde kaldığını” belirtiyor. İtiraf edeyim, benim aklım mönüdeki tüm yemeklerde kaldı!

Not: Kilisenin bahçesine açılan küçük bir de teras alanı bulunan Antica Locanda, pazartesiden cumartesiye öğlenleri 12:00-14:30, akşamları 18:30-23:30 arasında servis veriyor. Pazar günleri kapalı olan restoranın akşam saatlerinde vale hizmeti de mevcut.

Satış Meydanı No:12 Arnavutköy/İstanbul
Tel: 0212 287 97 45 - 0532 321 18 41

(Karaf Magazin Sayı: 46 İlkbahar Mekanları yazımdan...)

23 Nisan 2011 Cumartesi

Seyahatler... Biriktirirken hafiflemektir...

5. gün: 28 Aralık 2010

Paris'e ilk ziyaretim olduğundan bazı klasikleri mutlaka denemeliyim. Özellikle bugün de Paris'teki ilk yalnız günüm ve ben güzel bir seçimle başlıyorum:


Cafe de Flore
172 Boulevard Saint Germain
75006 Paris
Cafe de Flore ile randevunuzda kendinizi oldukça rahat hissedebilirsiniz. Çünkü çok klasik ve rahat bir ortam. Size pahalı bir yere gelmişsiniz hissi vermiyor ama her detayda Cafe de Flore logosunun olması buranın gerçekten de kendi standartlarında bir marka olduğu hissini kesinlikle veriyor.
Cafe'nin önünde camekanlı bir bölümde en köşedeki masadan kalkanları gözüme kestiriyorum ve hemen masayı kapıyorum. Hem caddeyi hem de içeriyi izleyebileceğim bir açıdayım. Bu arada küçük bir detay vereyim; boş bulduğunuz yere oturabilirsiniz çünkü garsonlar size yardım etmeyecek. Ama yanlış anlamayın bu ilgisizliklerinden değil, aksine sizi rahat hissettiren bir davranış. Ben de bu rahatlıkla menüyü alıp incelemeye başlıyorum...
Menü küçük bir hikaye kitabı gibi ve açtığınızda ilk sayfada J.P. Sartre'ın üçlemesinin adı ile karşılaşıyorsunuz. "Les chemins de la liberte" (The roads to freedom/ Özgürlüğe giden yollar) ; Sartre'ın 2. Dünya Savaşı ve Nazi istilasına cevaben ve yaşama bağlılığının bir göstergesi olarak yazdığı eser. Önceleri 4 kitap olarak planlanmış ama sadece 3'ü basılmış. Kitaplarının bir çoğunu bu cafede yazdığı bilinen Sartre'ın gerçekleri olağanüstü kurgularla yansıtmasını hep çok sevmişimdir. Özellikle "İş İşten Geçmeden" adlı kitabını tavsiye ederim. Zira ben iş işten geçtikten sonra okumuştum!!!


Yalnız başına kahvaltı ediyorsanız kahvaltının anlamı başka olur. Düşünceler, hayaller, yeni birşeyler keşfetme arzusu... Böyle durumlarda ya çok klasik bir kahvaltı tercih edersiniz yalnız hissetmemek için ya da çok yeni birşey denersiniz benim gibi, özgürlüğünüzü ilan etmek için.
Tabi ki bu kadar da anlam yüklemeden sadece iki lokma da yiyebilirsiniz.
Ben öneriler bölümünden şunu seçtim: "Fromage blanc avec coulis de fruits rouges..." fromage'ı peynir sandım, fruits rouge da kırmızı meyve... Sonra resimdeki yoğurt ve kırmızı meyve sosu geldi. Yoğurt biraz daha krema gibi ama kesinlikle ağır değil. Yanında tabi ki bir de cafe au lait (latte gibi bol sütlü kahve)  aldım. Kahvaltı güzel ama önümde uzun bir gün var. Yola devam etmek gerek...

Saint Germain'de yürüyüp kaç gündür keşfedemediğim ara sokaklarını gezmeye başladım.
Burada oturuyor olsaydım eminim hergün evime taze çiçekler almak isterdim.
Paris Çiçekçileri ; rengarenk,  resim gibi, ... 
Her birinin sanki bir hikayesi varmış gibi durup okumak istiyorsunuz... Durup bakakalıyorsunuz...
Fotoğraflıyorsunuz...
İşte seyahat etmenin en güzel yanlarından biri de sahiplenmemeyi öğreniyorsunuz. Bazı şeyler olduğu yerde daha güzel. Siz sadece anılarınıza birkaç kare ekleyip yanınıza alın yeter. Hayata fazla yük bindirmenin anlamı yok. Bu sefer mecazi anlamda söylemiyorum.
İşte herşeyi beğenip alıp götüremeyeceğiniz bir butik daha:

Serendipity (la boutique)
81-83 rue du Cherche-Midi 75006 Paris
e.mail : contact@serendipity.fr
tél : +33 (0)1 40 46 01 15

200m2 bir garajı alıp içine her telden tasarım birşeyler koyup güzel bir butiğe çevirmek zor bişey değil , ben de yaparım diyorsanız hadi buyurun!
Her dokunduğunuz eşyanın bu kadar basit olup da bu kadar özel olmasına anlam vermek zor geliyor.
Bir oyuncak bu kadar basit düşünülerek tasarlanmalı, ona sahip olacak çocuğun gözünden dünyayı görebilmelisiniz. (Basit düşünmek derken yanlış anlamayın , basit düşünmek daha da zordur çoğu zaman.)
Sonra eşyalar; büyüseniz de onlarla eğlenebileceğinizi unutturmamalı size... Çok anlam yüklemeden sevebilmelisiniz onları, hayatınızın bir parçası olabilmeli, vakti geldiğinde vazgeçebilmelisiniz de elbette, yerine yenilerini koyabilmeli! Az olmalı ama öz olmalı... Evde etrafınıza bakın, olmasa da olur dediğiniz eşyelerı düşünün. Sadece size iyi hissettiriyor diye bir yastığı tutabilirsiniz ama hiç kullanmadığınız bir vazo boşluk doldurmasın masanızda... 
Konudan uzaklaşmadan dükkana dönüyorum. Böyle dükkanların dezavantajı ise siz dükkanı gezerken hayallere dalıp başka yerlere gidebiliyorsunuz ama onlar orada satılmak için bulunuyorlar. Birileri gelip sadece ilham alsın diye değil.
Çok mu acımasız oldu yorumum? Ben bu dükkandan boş çıkarken biraz içim acıdı belki ondandır. 
Bütün gün birçok dükkan gezdim ama aklım geçen gün gördüğüm botlardaydı. O dükkanı bulmalıydım. Günlerdir düz ayakkabı ile kilometrelerce yol yürüdüm ve itiraf ediyorum topuklu ayakkabılarımı özledim. İnanması zor ama düz ayakkabılar bacaklarımı ağrıttı... Bir kadın heryerde kadındır. Birgün sahil kasabasına yerleşme hayallerimi değiştirmez bu , olmadı evin içinde giyerim topuklularımı.  Dükkanın Pompidou'dan Bastille'e giderken olduğunu hatırlıyorum. Hatta Pain de Sucre önünde uzun bir kuyruk vardı aynı sokakta... Hafıza işte böyle birşey, siz istediğinizde çıkabilsin diye bilinçaltında daha neleri saklar. Rue des Francs-Bourgeois...
Ayakkabı alışverişimi yaptıktan sonra artık daha rahat gezebilirim.
Fakat gözüme takılan "Sidney Carron" isimli tasarım takı dükkanı sanırım hafızama yer edecek cinsten... Bir yüzük beğendim vitrinde, ama dükkan kapalı, hadi hayırlısı!


Bakmayın kendimi biraz alışverişe kaptırdığıma , uzun sürmedi. Etrafı keşfetmeye devam ediyorum.

Birkaç gündür Paris sokaklarında belirli aralıklarla dizilmiş aynı model ve renkte yüzlerce bisikletin hikayesini merak ediyordum. Biraz araştırdım ama Paris'te yalnız geziyorsanız size cevap verecek pek sıcak kanlı Parisienne görmeniz mümkün olmuyor. Yine de araştırmacı gazateci ruhum ile birkaç şey öğrendim. Fransızca bisiklet anlamına gelen "Vélo" ve özgürlük anlamına gelen "Liberté” kelimelerinin birleşiminden oluşan VELIB ; Paris'in bisiklet kiralama sisteminin adı. Aslında bunun 2007'de başlatılan bir ulaşım projesi olduğunu sonradan öğreniyorum. Amaç trafiği %40'lara varacak şekilde azaltmakmış. Eminim hava bu kadar soğuk olmasaydı bunu geldiğim ilk gün keşfederdim. İlk yarım saatinin bedava olduğu bu sistemi kredi kartınızla kiralayabiliyorsunuz. Kiraladığınız bisikleti şehrin herhangi başka bir noktasına da bırakabiliyorsunuz. Daha detaylı bilgi almak için 2teker 'i mutlaka okuyun. 
Paris Dolmuşu'nu daha önce tanısaydım Aydın kesin bilgilendirirdi beni. Hatta bugün yeni otelime geçerken metro ile gitmememi tavsiye de ederdi eminim. Koca valizi metroda taşımak eziyet oldu. Tamam İstanbul'da hasret kaldığımız metro burada tüm şehri sarmalıyor olabilir ama herşey bir yere kadar. Aydın ile havaalanındaki bahtsız karşılaşmamızı saymazsak onunla daha iki gün sonra tanışacağız .
Yalnız gezdiğim bugünü basit ama güzel bir yemekle bitirmek istedim. Önceden listeme aldığım restoranlardan birini denedim.
Chez Flottes
2 Rue Cambon 75001 Paris

1 numaralı metro ile Tuileries durağında inip meşhur Tuleires bahçeleri solunuzda kalacak şekilde Rue de Rivoli üzerinden yürüyün. Sağınızda ise turistik hediyelik eşya dükkanlarını göreceksiniz.Sanırım sağdan üçüncü sokak Rue Cambon.  Eğer kendimi Flottes için şartlamış olmasam başka birçok seçenek aklımı çelebilirdi. Çünkü bu sokakta çok fazla restoran var.
Restoranın girişinde yiyeceğiniz deniz mahsülünü seçebilirsiniz. Bu birçok kişi için cazip gelebilir ama beni hep korkutmuştur. Bu konuda daha öğreneceğim çok şey var. Bu yüzden şimdilik önerilere göre yol almaya devam etmeliyim. Fransızca bilmemek işte bu noktada gerçekten canınızı sıkabilir. iletişim kuramadan yemek seçmek...
Neyseki şarap ve peynir seçebiliyorum. Bir de "fois gras" yı biliyorum.
Size bir tavsiye; 5 çeşitten oluşan deniz mahsülleri tabağını seçerken içinden en az birini severim diye düşünmeyin! Benim gibi hiçbirini yiyemeyebilirsiniz.
Ama neyseki ekmek ve tereyağı getiriyorlar sofraya. Zeytinyağına alışık biri olarak tatilde olmanın keyfini çıkarıyorum. Sonra bir kadeh Sauterns ile fois gras ve bir kadeh de Bordeaux ile Sainte-Nectaire, Gorgonzola ve Camambert çok çok güzel geldi.
Bugüne dair sizinle paylaşabileceklerim bu kadar ama biraz daha fazlasını anı olarak kendime saklayacağım kesin...
Ne demiştim başlıkta; Seyehatler... Biriktirirken hafiflemektir! Anıları taşıyın ama sadece sizi rahatlatacak olanları...

 





30 Ocak 2011 Pazar

Haftaya Paris'te başlamak... Sakin, Rahat ve Lezzetli

4. gün 27 Aralık Pazartesi

Haftanın ilk günü ve ben işe değil Paris sokaklarında gezmeye hazırlanıyorum. Hande son gününü daha iyi değerlendirmek için erkenden çıktı. Günlerdir kapalı olan dükkanları talan edecek sanırım. Benim hiç acelem yok, bir ara yakalarım ben onu, ya Christian Louboutin'de ya da Chanel'de ...

İki gündür yaptığımız gibi Saint Germain'de yürüyerek güne başladım. Tüm cadde sanki "bugün pazartesi" der gibi stresli ve telaşlıydı. Ama kimin umurunda? Zaten dillerini de anlamıyorum...

Bugün sakin ve rahat bir gün geçireceğim dedim ve yüreğim beni yine ilk olarak Madeleine'e götürdü.
Gurme turuma devam ettim. Sonra şu meşhur La Fayette'i gördüm. Ama büyük "departman store"lar hiç bana alışveriş ruhunu vermiyor. İçimi karartıyor... Kaçıyorum.

Opera için bir kere daha şansımı zorladım ama maalesef...

Yine hayalkırıklığı ile yürürken bir anda kalbim yerinden çıkacak sandım. Sanki teyzemin elinden tutuyormuşum da onu gördüğüm vitrine sürüklemek için kolunu çekiştiriyormuşum... Sanki 7 yaşıma geri dönmüşüm ve rüyalarıma giren pembe saten bale ayakkabılarının cennetine düşmüşüm...
Repetto:
22 Rue Paix, 75002 Paris
Repetto, Paris
Repetto artık sokakta giyilebilen ayakkabılar da yapıyor ama aynı şey değil... Benim kutusundan çıkarıp yatarken başucuma koyduğum gibi değil.
Dükkana girdiğimde bir anda sahne arkasında hissettim kendimi. "Fındıkkıran 1.perde başlamadan hemen önce son dekor kontrolleri yapılıyor ve yeni Repetto'larımı yumuşatmak için perdenin hemen arkasında piroutte çalışıyorum. Dönerken de kaymamak için kenarda duran reçinelere puantlarımın ucunu sürüyorum."
Bu hayalle mağazadan çıktım ama içim öyle bir ısınmış ki soğuğu hissetmedim...Ayaklarım yerden kesilmiş bir şekilde yürümeye devam ettim Paris sokaklarında...

Akşam İstanbul'dan tesadüfen aynı tarihte Paris'te olan bir arkadaşımla buluştum. Daha önce burada yaşadığı için kendimi ona bıraktım ve onun çok sevdiği Le Market'te gittik.

Le Market
15, avenue Matignon
Paris, Ile-de-France 75008

Market, Paris
Le Market, meşhur Jean Georges restoranlarından biri... Hani İstanbul'da da W Hotel içinde açılıp önceleri büyük ses getiren ama sonra bir anda kapanan Spice Market gibi...
1956 Alsace doğumlu şef Jean Georges Vongerichten 1985'ten beri önce Boston'da sonra da New York , Las Vegas, Paris ve Shanghai gibi gurme başkentlerinde birçok restoranı açmış.
Bunların hepsinin ayrı bir hikayesi ve tarzı var ama ben size New York'tan iki önerimi yazacağım.

ABC Kitchen: 
35 East 18th St (near Broadway) NY
New York'ta en sevdiğim mağazalardan biri ABC carpet ve ABC home'un içinde açılan ABC Kitchen tam anlamıyla bir "farm-to-table" organik restoran olmuş. Greenmarket'ten de birkaç blok ötede olması nedeniyle sürekli menüyü taze sebzelere göre değiştiriyorlarmış. Ama benim en çok dikkatimi çeken tatlı alternatifleri oldu. henüz denemedim çünkü restoran henüz çok yeni. İlk New York ziyaretimde deneyeceğim. ABC home'da alışverişe de güzel bir mola olur.
Mercer Kitchen:
99 Prince St NY
Meatpacking District'teki bu restoranda ağırlıklı deniz mahsülleri menüsünü tavsiye ederim. Avokado soslu karides veya "raw bar"dan bir seçenek olabilir...
Bu arada tüm Jean Georges restoranları open table rezervasyon sistemine bağlı. Bu yüzden internetten güvenli bir şekilde rezervasyon kolaylığı var.


Bu alternatiflerin yanında Bora Bora'da Lagoon, Las Vegas'ta Prime Steakhouse da olabilir. Diğer tüm restoranlar için web sitesini mutlaka ziyaret edin. Ve Jean George'un bloguna da bir göz atın.

Şimdi asıl Paris gezim içinde yer alan Market'e dönebilirim.
Champs Elysees üzerinde Franklin D Roosevelt meydanı kesen Avenue Matignon'dan Saint-Honore'a doğru yürürseniz Le Market'i cadde üzerinde sol tarafta görebilirsiniz. Biraz dikkat etmeniz gerek ama kışın bahçesi de kullanılmadığı için pek dikkat çekmiyor.Ya da soğuktan kafamı kaldırıp bakamadığım için şuan hafızamda böyle kalmış.
Soğuktan içeri girince pek de Fransızlardan beklemediğim sıcak bir karşılama beni şaşırttı.

Market, Paris
Market pek Fransız tarzında bir restoran değil. Jean Georges'un Amerika'da uzun yıllar kalmasının etkisini görebiliyorsunuz. Biraz daha yeni dünya tarzında bir menüsü var. dekorasyonu da daha modern ve sade. Mekan da oldukça aydınlık hatta bu yüzden pek romantik diyemeyeceğim. Yumuşak bir ışık var ama Joel Robuchon'un daha samimi sıcak ve romantik bir ortamı vardı. Burası daha çok iş yemeği ve hatta öğlen gelebileceğim bir yer gibi hissettirdi. Ta ki garsonlarla tanışıncaya kadar. Oldukça nazik samimi garsonlar yabancı olduğunuz için direk İngilizce menüyü getirdiler ve beni kalbimden vurdular. Kaç akşamdır menülerle savaş verdiğimi düşününce bununla artı puan aldı benden.

Yemek seçiminde yüreğinizin sesini dinleyin. İsterseniz Fransız bir seçim yapıp foie gras deneyebilirsiniz: Buradaki menüde "foie gras brule, plum, spicy fig jus"güzel bir başlangıç olabilir. Ya da "Black truffle and fontina" pizza öğlen için güzel bir alternatif....
Denizden gelsin diyorsanız "steamed sea bass, carrot confit in cumin" diyorum...
Jean Georges'un baharatları kullanma şekli oldukça yaratıcı. Tatlı baharatları ve meyveleri ana yemeklerde çok güzel kullanıyor. Sanırım bu meslek hayatına başladığı Uzakdoğu'nun etkisi diye düşünüyorum.
Mesela "filet of duckling, coco beans, fig chutney, sriracha emulsion" da güzel bir alternatif olabilir.
Champs Elysees, Paris
Market'ten çıkıp Avenue Franklin Delano Roosevelt'te Le Carre Cafe'de cigar molası veriyoruz. Isıtıcıların altında soğuk ama sakin havanın keyfini çıkarıp bir kadeh Provence rose de burada içiyorum.
Gece hiç bitmesin istiyorum.
Bu gece de güzel bir seçimle Paris seyahatime keyif katmanın mutluluğu içinde tekrar Hande ile buluşmak için Champs Elysees'de yürüyorum. Bir anda kendimi yine turistik kalabalık caddenin ortasında buluveriyorum. Dolayısıyla birçok mağaza da geceyarısına kadar açık. Bu saatte hala kasalarında kuyruk olan Virgin'ın önünde Hande ile buluşuyoruz.

 Hande'nin Paris'teki son akşamı...
3 gün çabuk geçti ama en azından dolu dolu geçti.
Birlikte son geceyi de güzel bir ritüelle bitirelim dedik.  
Noel sonrası Yeni Yıl öncesi ışıl ışıl içinizi ısıtan Champs Elysees'te şarap keyfi... Daha ne olsun?
Sakin, rahat ve lezzetli...