saint germain etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
saint germain etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2011 Cumartesi

Seyahatler... Biriktirirken hafiflemektir...

5. gün: 28 Aralık 2010

Paris'e ilk ziyaretim olduğundan bazı klasikleri mutlaka denemeliyim. Özellikle bugün de Paris'teki ilk yalnız günüm ve ben güzel bir seçimle başlıyorum:


Cafe de Flore
172 Boulevard Saint Germain
75006 Paris
Cafe de Flore ile randevunuzda kendinizi oldukça rahat hissedebilirsiniz. Çünkü çok klasik ve rahat bir ortam. Size pahalı bir yere gelmişsiniz hissi vermiyor ama her detayda Cafe de Flore logosunun olması buranın gerçekten de kendi standartlarında bir marka olduğu hissini kesinlikle veriyor.
Cafe'nin önünde camekanlı bir bölümde en köşedeki masadan kalkanları gözüme kestiriyorum ve hemen masayı kapıyorum. Hem caddeyi hem de içeriyi izleyebileceğim bir açıdayım. Bu arada küçük bir detay vereyim; boş bulduğunuz yere oturabilirsiniz çünkü garsonlar size yardım etmeyecek. Ama yanlış anlamayın bu ilgisizliklerinden değil, aksine sizi rahat hissettiren bir davranış. Ben de bu rahatlıkla menüyü alıp incelemeye başlıyorum...
Menü küçük bir hikaye kitabı gibi ve açtığınızda ilk sayfada J.P. Sartre'ın üçlemesinin adı ile karşılaşıyorsunuz. "Les chemins de la liberte" (The roads to freedom/ Özgürlüğe giden yollar) ; Sartre'ın 2. Dünya Savaşı ve Nazi istilasına cevaben ve yaşama bağlılığının bir göstergesi olarak yazdığı eser. Önceleri 4 kitap olarak planlanmış ama sadece 3'ü basılmış. Kitaplarının bir çoğunu bu cafede yazdığı bilinen Sartre'ın gerçekleri olağanüstü kurgularla yansıtmasını hep çok sevmişimdir. Özellikle "İş İşten Geçmeden" adlı kitabını tavsiye ederim. Zira ben iş işten geçtikten sonra okumuştum!!!


Yalnız başına kahvaltı ediyorsanız kahvaltının anlamı başka olur. Düşünceler, hayaller, yeni birşeyler keşfetme arzusu... Böyle durumlarda ya çok klasik bir kahvaltı tercih edersiniz yalnız hissetmemek için ya da çok yeni birşey denersiniz benim gibi, özgürlüğünüzü ilan etmek için.
Tabi ki bu kadar da anlam yüklemeden sadece iki lokma da yiyebilirsiniz.
Ben öneriler bölümünden şunu seçtim: "Fromage blanc avec coulis de fruits rouges..." fromage'ı peynir sandım, fruits rouge da kırmızı meyve... Sonra resimdeki yoğurt ve kırmızı meyve sosu geldi. Yoğurt biraz daha krema gibi ama kesinlikle ağır değil. Yanında tabi ki bir de cafe au lait (latte gibi bol sütlü kahve)  aldım. Kahvaltı güzel ama önümde uzun bir gün var. Yola devam etmek gerek...

Saint Germain'de yürüyüp kaç gündür keşfedemediğim ara sokaklarını gezmeye başladım.
Burada oturuyor olsaydım eminim hergün evime taze çiçekler almak isterdim.
Paris Çiçekçileri ; rengarenk,  resim gibi, ... 
Her birinin sanki bir hikayesi varmış gibi durup okumak istiyorsunuz... Durup bakakalıyorsunuz...
Fotoğraflıyorsunuz...
İşte seyahat etmenin en güzel yanlarından biri de sahiplenmemeyi öğreniyorsunuz. Bazı şeyler olduğu yerde daha güzel. Siz sadece anılarınıza birkaç kare ekleyip yanınıza alın yeter. Hayata fazla yük bindirmenin anlamı yok. Bu sefer mecazi anlamda söylemiyorum.
İşte herşeyi beğenip alıp götüremeyeceğiniz bir butik daha:

Serendipity (la boutique)
81-83 rue du Cherche-Midi 75006 Paris
e.mail : contact@serendipity.fr
tél : +33 (0)1 40 46 01 15

200m2 bir garajı alıp içine her telden tasarım birşeyler koyup güzel bir butiğe çevirmek zor bişey değil , ben de yaparım diyorsanız hadi buyurun!
Her dokunduğunuz eşyanın bu kadar basit olup da bu kadar özel olmasına anlam vermek zor geliyor.
Bir oyuncak bu kadar basit düşünülerek tasarlanmalı, ona sahip olacak çocuğun gözünden dünyayı görebilmelisiniz. (Basit düşünmek derken yanlış anlamayın , basit düşünmek daha da zordur çoğu zaman.)
Sonra eşyalar; büyüseniz de onlarla eğlenebileceğinizi unutturmamalı size... Çok anlam yüklemeden sevebilmelisiniz onları, hayatınızın bir parçası olabilmeli, vakti geldiğinde vazgeçebilmelisiniz de elbette, yerine yenilerini koyabilmeli! Az olmalı ama öz olmalı... Evde etrafınıza bakın, olmasa da olur dediğiniz eşyelerı düşünün. Sadece size iyi hissettiriyor diye bir yastığı tutabilirsiniz ama hiç kullanmadığınız bir vazo boşluk doldurmasın masanızda... 
Konudan uzaklaşmadan dükkana dönüyorum. Böyle dükkanların dezavantajı ise siz dükkanı gezerken hayallere dalıp başka yerlere gidebiliyorsunuz ama onlar orada satılmak için bulunuyorlar. Birileri gelip sadece ilham alsın diye değil.
Çok mu acımasız oldu yorumum? Ben bu dükkandan boş çıkarken biraz içim acıdı belki ondandır. 
Bütün gün birçok dükkan gezdim ama aklım geçen gün gördüğüm botlardaydı. O dükkanı bulmalıydım. Günlerdir düz ayakkabı ile kilometrelerce yol yürüdüm ve itiraf ediyorum topuklu ayakkabılarımı özledim. İnanması zor ama düz ayakkabılar bacaklarımı ağrıttı... Bir kadın heryerde kadındır. Birgün sahil kasabasına yerleşme hayallerimi değiştirmez bu , olmadı evin içinde giyerim topuklularımı.  Dükkanın Pompidou'dan Bastille'e giderken olduğunu hatırlıyorum. Hatta Pain de Sucre önünde uzun bir kuyruk vardı aynı sokakta... Hafıza işte böyle birşey, siz istediğinizde çıkabilsin diye bilinçaltında daha neleri saklar. Rue des Francs-Bourgeois...
Ayakkabı alışverişimi yaptıktan sonra artık daha rahat gezebilirim.
Fakat gözüme takılan "Sidney Carron" isimli tasarım takı dükkanı sanırım hafızama yer edecek cinsten... Bir yüzük beğendim vitrinde, ama dükkan kapalı, hadi hayırlısı!


Bakmayın kendimi biraz alışverişe kaptırdığıma , uzun sürmedi. Etrafı keşfetmeye devam ediyorum.

Birkaç gündür Paris sokaklarında belirli aralıklarla dizilmiş aynı model ve renkte yüzlerce bisikletin hikayesini merak ediyordum. Biraz araştırdım ama Paris'te yalnız geziyorsanız size cevap verecek pek sıcak kanlı Parisienne görmeniz mümkün olmuyor. Yine de araştırmacı gazateci ruhum ile birkaç şey öğrendim. Fransızca bisiklet anlamına gelen "Vélo" ve özgürlük anlamına gelen "Liberté” kelimelerinin birleşiminden oluşan VELIB ; Paris'in bisiklet kiralama sisteminin adı. Aslında bunun 2007'de başlatılan bir ulaşım projesi olduğunu sonradan öğreniyorum. Amaç trafiği %40'lara varacak şekilde azaltmakmış. Eminim hava bu kadar soğuk olmasaydı bunu geldiğim ilk gün keşfederdim. İlk yarım saatinin bedava olduğu bu sistemi kredi kartınızla kiralayabiliyorsunuz. Kiraladığınız bisikleti şehrin herhangi başka bir noktasına da bırakabiliyorsunuz. Daha detaylı bilgi almak için 2teker 'i mutlaka okuyun. 
Paris Dolmuşu'nu daha önce tanısaydım Aydın kesin bilgilendirirdi beni. Hatta bugün yeni otelime geçerken metro ile gitmememi tavsiye de ederdi eminim. Koca valizi metroda taşımak eziyet oldu. Tamam İstanbul'da hasret kaldığımız metro burada tüm şehri sarmalıyor olabilir ama herşey bir yere kadar. Aydın ile havaalanındaki bahtsız karşılaşmamızı saymazsak onunla daha iki gün sonra tanışacağız .
Yalnız gezdiğim bugünü basit ama güzel bir yemekle bitirmek istedim. Önceden listeme aldığım restoranlardan birini denedim.
Chez Flottes
2 Rue Cambon 75001 Paris

1 numaralı metro ile Tuileries durağında inip meşhur Tuleires bahçeleri solunuzda kalacak şekilde Rue de Rivoli üzerinden yürüyün. Sağınızda ise turistik hediyelik eşya dükkanlarını göreceksiniz.Sanırım sağdan üçüncü sokak Rue Cambon.  Eğer kendimi Flottes için şartlamış olmasam başka birçok seçenek aklımı çelebilirdi. Çünkü bu sokakta çok fazla restoran var.
Restoranın girişinde yiyeceğiniz deniz mahsülünü seçebilirsiniz. Bu birçok kişi için cazip gelebilir ama beni hep korkutmuştur. Bu konuda daha öğreneceğim çok şey var. Bu yüzden şimdilik önerilere göre yol almaya devam etmeliyim. Fransızca bilmemek işte bu noktada gerçekten canınızı sıkabilir. iletişim kuramadan yemek seçmek...
Neyseki şarap ve peynir seçebiliyorum. Bir de "fois gras" yı biliyorum.
Size bir tavsiye; 5 çeşitten oluşan deniz mahsülleri tabağını seçerken içinden en az birini severim diye düşünmeyin! Benim gibi hiçbirini yiyemeyebilirsiniz.
Ama neyseki ekmek ve tereyağı getiriyorlar sofraya. Zeytinyağına alışık biri olarak tatilde olmanın keyfini çıkarıyorum. Sonra bir kadeh Sauterns ile fois gras ve bir kadeh de Bordeaux ile Sainte-Nectaire, Gorgonzola ve Camambert çok çok güzel geldi.
Bugüne dair sizinle paylaşabileceklerim bu kadar ama biraz daha fazlasını anı olarak kendime saklayacağım kesin...
Ne demiştim başlıkta; Seyehatler... Biriktirirken hafiflemektir! Anıları taşıyın ama sadece sizi rahatlatacak olanları...

 





15 Ocak 2011 Cumartesi

Paris: geldim , gezdim, yedim , içtim... yine gelirim...

3.gün- 26 Aralık 2010

Paris'te yeni bir sabah... Noel bitti ama bu sefer de pazar günü olduğu için dükkanlar kapalı. Bu bana garip bir mutluluk veriyor. Bu sokaklar sakin olduğunda daha keyifli sanki. Sanki boş bir film seti gibi. Ama biliyorum ki bu uzun sürmeyecek birazdan kendimi kalabalık turistik mekanların ortasında bulacağım.
Kaldığımız bölge sabahları çok sessiz. Galata'nın sabahları gibi şehri dinleyebiliyorsunuz. İki adımda Notre Dame'ın ihtişamlı silüetine ulaşabiliyorsunuz. Biz Notre Dame'in hemen güneyinde St Michel bulvarının Seine Nehri'ne paralel sokaklarından biri olan Saint Severin caddesinde sevimli bir otelde kalıyoruz.
Hotel Europe Saint-Severin
38-40 Rue Saint Severin, 75005 Paris
Yılbaşı dönemi için çok da iyi bir fiyata ayarladık. 2 kişilik oda kişi başı 50 Euro. Banyosu yenilenmiş, temiz bir otel. Odalar, lobi ve koridorlar küçük ama zaten kimin umurunda, metroya yakın ve hatta gece yarısı son metroyu kaçırsan bile şehrin her yerinden yürüme mesafesinde diyebilirim. Ya da her saatte taksi bulabiliyorsun. Şehrin merkezinde en fazla 15 Euro ödersiniz.
Otelden çıkmadan önce resepsiyonistten bize akşam için Joel Robuchon'da yer ayırtmasını rica ediyoruz. Yanımızda arıyor ama malesef 3 Ocak'a kadar yer yok! Nasıl olur, listemde olan bir restoran ve biz yemek yiyemeyecek miyiz?
Tabi ki hayır! Otelden çıkıp sessiz Saint Germain bulvarından yürüyerek Rue de Montalembert'teki L'Atelier de Joel Robuchon'a ulaşıyoruz. Dükkan henüz kapalı, içeride öğlen için hazırlık yapıyorlar. Kapıyı hayret edilecek derecede nazik bir görevli açıyor. İsim vermeyeceğim çünkü söz verdim bir de üzerine yakışıklı! Pes etmeden bir süre ısrarlarımıza devam ettik ve akşam 9 için 2 kişilik yerimiz ayrıldı. Kimse duymasın dedi sakın siz de söylemeyin lütfen... Ah ah neyseki Kavaklıdere kimliğimi söylemeden yer ayarladık yani.
Şimdi gönül rahatlığı ile Paris sokaklarını arşınlayabilir ve planladığımız güzel kahvaltıya kavuşabiliriz.



Gerard-Mulot
76 Rue de Seine, Paris
 Gerard Mulot
76 Rue de Seine 75006 Paris

25 yıl önce Bayan ve Bay Gerard Mulot'nun kurduğu bu pastane sabahları kapısında kuyruk olanlardan. Fransa'nın pastanelerinin, fırınlarının methini duymuştum ama bu kadarını beklemiyordum. Bunun sebebini de araştırmadan duramadım. Sonunda tüm sorularım beni tek bir cevaba ulaştırdı: Beurre! (tereyağı) Tüm dünya tarafından en iyi olarak kabul edilen ve Fransa'nın Normandiya ve Charentes-Poitou bölgelerinde yapılan tereyağı AOC(Appelation d'Origine Controlee) sistemine bile sahip.
Burada yedikleriniz, korktuğunuz, sağlıksız diye bildiğiniz bu hayvansal besin hakkındaki tüm düşüncelerinizi değiştirecek. Sadece çok lezzetli olması değil , biraz araştırdığınızda doğal tereyağının tahmin ettiğiniz gibi sağlıksız olmaması.
Gerard Mulot, tereyağının ve tecrübenin etkisi ile en iyilerden biri.
Normalde herkes birşeyler alıp çıkıyor bu dükkandan ama biz arkada bulunan 4 sandalyeden birine oturmayı hedefledik. Ben yine farklı bir şey denemek için rastgele içinde peynir de olan birşey seçtim. Tourte Poireaux -Fromage Chevre (Pırasa ve Keçi peynirli turta)  ve bir de Feuillete Jambon-Gruyere... (çok ince kat kat yufkalardan yapılmış jambon ve gravyerli bir çeşit börek) ve tadı damağımda kaldı... Bu sefer tatlı yemedim ama vitrinde yanında küçük tüp içinde frambuaz sosu olan bezelerde de aklım kaldı.
Fransızların soğuk ve kibirli tarafını burada da gördük. Biz aldıklarımızın yanına birer fincan da kahve almıştık ki , bizden sonra gelen turistlere yoğun oldukları için kahve veremeyeceklerini söylediler. Tamam içerisi kalabalık ama topu topu 4 sandalye var ve oturacak olan toplam 4 kişiyiz zaten. Bunun üzerine aldığım yiyecekleri mikrodalgada ısıttırabilir miyim sizce? 10 dakika bekleyerek evet.
Gerard-Mulot vitrininden... 

Pont Royal, Paris
Yine de keyfimiz yerinde Pont Royal üzerinden Place Vendome'a doğru yürümeye başladık.
Tarihin içinde yürüyorsunuz. Tüm dokular korunmuş, sonradan yapılan binaların, eklemelerin hepsi eskiyle uyum içinde , gözünüze batmıyor.Kıskanıyorsunuz, imreniyorsunuz, burada olduğunuz için sevinirken İstanbul için sızlanıyorsunuz. Son yıllarda İstanbul'daki değişimi, gelişimi düşünüyorum. Güzel ama bunun bir grup insanla değil bu şehirde yaşayan herkesin vizyonu ve çabası ile olacağını bilmek gerek. 
Biz bunları düşünürken Paris'te projeler bitmiyor. 2012'ye kadar şehir merkezinin tamamen trafiğe kapatılacağını duydum ve o halini görmek için de sabırsızlanıyorum.  Bisikletle tüm şehri dolaşabileceğim güzel bir ilkbahar gününü hayal edebiliyorum.




Place Vendome, Paris
Hayal gibi bir meydanın önündeyim şimdi:
Place Vendome, 75001 Paris

Fransa tarihinde büyük bir önemi olan 8 köşeli ve devlet dairelerini içeren saraylarla kaplı bu meydanın inşası XIV. Louis emriyle 1687'de başlamış ve 1699'da tamamlanmış. Günümüze kadar ortasındaki heykel/sütun birçok siyasi olayla değişmiş. Son olarak Napolyon sütunu 1873'te dikilmiş ve günümüze kadar gelmiş. Yandaki fotoğrafı meydanın ortasından sarayların bir bölümünü göreceğiniz şekilde çektim. Bu devasa meydanı kadraja oturtmak da oldukça zor zaten. Kuşbakışı haritadan incelemenizi tavsiye ederim.
Bu şaşalı meydan mücevhercileri ve Lady Diana'nın son gecesini geçirdiği Ritz oteli ile günümüzde hem dünya sosyetesinin hem de soyguncuların uğrak yeri... Hikayesi de filmlere konu oluyor tahmin edeceğiniz gibi.

Sola doğru dönerek Madeleine meydanına doğru yürüyoruz. Bu meydanı Levon'un önerileri içinde okurken küçük bir detay dikkatimi çekmişti. " Bir öğleden sonranı Madeleine'e ayır mutlaka. Çok güzel bir kilise, içi bildiğin kalıpların dışında, zaten dışarıdan da Roma tapınağına benziyor. Ama oraya kilise için değil gırtlak için gideceksin...gırtlak için gideceksin...gırtlak için gideceksin..." kulaklarımda hala çınlıyor !
Tavsiyelere uydum ve kiliseyi gezip Academie Nationale de Musique binasını da gezdikten sonra gurme keşfine başladım. İşte önerilerim:   
  1. Lavinia, 3 Boulevard de la Madeleine 75001 Paris  www.lavinia.fr  : Paris'in hatırı sayılır kavlarından biri. Üst katında ise istediğin her şarabı açtırıp yanında şarküteri tabağı alabileceğin bir bistrosu var.

  2. Fauchon, 26 Place Madeleine 75008 Paris http://www.fauchon.fr/  : Bir süre önce İstanbul'da City's AVM'de açılacağı haberleri ile gündeme gelen gurme ve şarküteri markası önce ürünlerinin paketleri ile gönlünüzü çalıyor. Renkler , uyum ve mağaza düzenlemesi görülmeye değer. Elbette ürünleri de... Mutlaka çaylarını, hardallarını, çikolatalarını deneyin. Ama malesef Türkiye'ye gelişi ile ilgili henüz bir netlik yok.
  3. Hediard,  21 Place Madeleine 75008 Paris http://www.hediard.fr/  : Kırmızı çay kutuları, kırmızı kapaklı reçel ve hardal kavanozları... Eğer siz de benim gibi kaliteli ürünlerin muhteşem sunumlarına ve paketlerine vuruluyorsanız bölgede bir tam gün geçirebilirsiniz.
  4. Maison de la Truffe, 19 Place Madeleine 75008 Parishttp://www.maison-de-la-truffe.com/  : Trüf! Ya nefret edersin ya da benim gibi bayılırsın... Değeri altını neredeyse geçen bu mantar çeşidi yetiştiği toprağın çeşidine göre şekil alabiliyor. Ağaç kökleri arasında yetişen, su ve tuzlarla beslenen trüfün keskin aroması tüketilirken çok dikkatli olunması gerekiyor. Miktarı ve ne ile beraber sunulduğu çok önemli. Fransa'da fois gras (kaz ciğeri patesi) ile denemenizi tavsiye ederim... Bunun için özel degustasyon menülerinin de olduğu Maison de la Truffe'ü (Trüf Evi) deneyebilirsiniz.
  5. Senderens , 9 Place Madeleine 75008 Paris http://www.senderens.fr/ : Alain Senderens'ten önceki yazımda bahsetmiştim. 3 yıldızı istemeyip geri veren ve ardından biraz daha rahat ulaşılabilir bir mekan yaratmak isteyen bu yetenekli adamın mekanına mutlaka gidin. Menüden ne seçerseniz seçin yanında önerdikleri şarabı deneyin ve mutlaka soslarına ve baharatlarına dikkat edin.
Madeleine'den ayrılmak zor oldu ama yazdığım tüm mekanları bir günde gezemedim. Fakat Paris seyahatimin  devamında burası oldukça uğradığım bir destinasyon oldu.

Günün diğer yarısında ilk durağımız Pompidou Ulusal Sanat ve Kültür Merkezi oldu.
Amacımız aslında Opera Bastille'e yürüyerek Kuğu Gölü Balesi için bilet bulmaktı ama Pompidou'nun önünden geçerken dayanamadık kendimizi bir anda içeride buluverdik.
Centre Pompidou
http://www.centrepompidou.fr/

1 Aralık'ta “De Stijl ve Piet Mondrian” üzerine açılan sergi ile başladık gezimize. 1917'de  Hollanda'da başlayan De Stijl akımından retrospektiflerle bu akımın en tanınmış temsilcilerinden biri olan Piet Mondrian'ı bir arada ele alan sergi 21 Mart'a kadar devam edecek. Form ve renkleri basite indirgeyen , siyah , beyaz ve ana renklerden oluşan ve sadece yatay ve dikey çizgi formlarını kullanan bu akımı anlamak için gayet tatmin edici bir sergi olmuş.

Georges @Centre Pompidou, Paris

Theo van Doesburg ve Cornelis van Eesteren'in de içinde olduğu  bu akımın önemli mimarlarının 100'den fazla eserini görebilirsiniz.
Her yerde damağımıza da hitap eden bir nokta elbetteki buluyoruz. Bir kadeh şarap molası vermek gerek. Pompidou'nun en üst katında Georges'un girişteki küçük rahatsız koltuklarına oturuyoruz. Yemek almayacağımız için masaya geçemiyoruz. Bir kadeh Sauternes'imi yudumlarkenyorgunluğumu buraya bıraktım.
Yeni bir enerji ile artık yola devam...







Opera Bastille, Paris
 Büyük pişmanlık... Çok büyük...
Nasıl oldu da Kuğu Gölü Balesi biletimi Paris'e gelmeden önce organize etmedim ki!
1963'te Rudolf Nureyev'in Margot Fonteyn ile Champs Elysees Tiyatrosu'ndaki Kuğu Gölü performansını defalarca DVD'den izledikten sonra Nureyev'in kareografisini yaptığı bu gösteriyi Bastille Operası'nda izlemek unutulmaz olurdu. 

Bu üzüntümü biraz hafifletecek olan akşam yemeğimiz için tekrar Saint Germain'e dönüyoruz. Saat 9 olmadan Joel Robuchon'un kapısındayız.
L'Atelier de Joel Robuchon (2 Michelin yıldızı)
5 Rue de Montalembert 75007 Paris
http://www.joel-robuchon.net/

Adamımız bizi hemen tanıyor ve içeri buyur ediyor. Restoranın ortasında bulunan 20 kişilik barda yerimizi alıyoruz. Açık mutfağın etrafına kurulan bu bar çıkan her tabağı görme şansı veriyor. Ayrıca Michelin yıldızlı bir restoranda olmanın verdiği baskıyı hafifleten bir samimiyet oluyor ortamda. Baskı tamamen bu kadar güzel yemek içinden hangisini seçmeliyim. Ya aklım öbüründe kalırsa! Tabi ki bu kadar abartılacak bir durum değil. Sadece bu akşam da güzel bir yemek yiyecek olmanın mutluluğu ve şımarıklığı bu.
Joel Robuchon 1945 Fransa doğumlu, tüm dünyada 9 farklı şehirde 14 restoranı var ve bu restoranların toplamda 26 Michelin yıldızı var. Farklı dillerde de baskısı yapılan toplam 6 yemek kitabı olan şefimiz aynı zamanda Larousse Gastronomique'in güncel baskısının yayın komitesinde yer alıyor. Fransızca bilmiyorsanız menüden birşey seçmek için kesinlikle yardıma ihtiyacınız var. Bizim yemek ve şarap siparişimizi vermemiz yarım saat sürdü. Sonunda degustasyon menüsünden bir başlangıç seçtim; Patlıcan  (L'Aubergine, confite en mille-feuille a la mozzarella et au basilic) Ana yemek olarak da  dana yanağı (La boeuf, en tournedos au poivre noir de Malabar) doğru bir karardı. Yanına da sommelier'mizin önerisi ile 2008 Bourgogne-Hautes Cotes de Nuits "CuveeDR" (Domaine David Duband) söyledik.
Ama bu gecenin süprizi yemeğin ortalarındayken yanımıza oturan aile oldu. 10-14 yaşlarında 3 çocuğu olan bu aile Joel Robuchon deneyimimizi her anlamda bir şölene çevirdi. Yarattıkları gürültü ve sesten şaşkınlığımız sürerken çok konuşkan ve kendine güvenen baba etrafındaki herkesi ailesine katmak istermişçesine etrafa laf atıyordu. Yanıbaşında oturanlar olarak biz de bu muhabbetten payımızı aldık. Ama muhabbeten daha önemlisi babanın menüden seçtiği herşeyden bize de ikram etmesi oldu. Sanki yemekleri kendi pişiriyormuş gibi tadıp yorum yapmamızı-harika dememizi- bekliyordu. Bu mekanda hatırı sayılır bir aile olduklarını , menüde olmayan tatların bile sunulması ile anladık.
Yemeğimizi özel bir tatlı ile bitirdik: La Sphere au chocolat et a la Poire William. İnce bir çikolata küresinin içine gizlenmiş armut ve krokanlı dondurma...Resimde gördüğünüz gibi çikolata küresinin üzerine sıcak çikolata dökülerek eritiliyor ve içinden tatlımız çıkıyor. Voila! Yanında da bir kadeh Banyuls Galateo... Bon appetit!
Ve bunun üzerine fazla söze gerek yok, sessiz Paris sokaklarında yürüyerek geceyi bitiriyoruz.

Svgler
T

9 Ocak 2011 Pazar

Özgür Ruh, Kutsal Kalp, Paris Sarhoşu Ben...

2. gün-25 Aralık 2010

Paris'te her sabah güzel bir kahvaltı ile başlamalı. Bütün gün yürüyeceksin bu sokaklarda. Enerjiye ihtiyacın olacak. O yüzden kahvaltıda alacağın kalorileri hesaplayarak bu keyiften mahrum etme sakın kendini.
Hande, Paris konusunda biraz tecrübeli olduğundan ben hazırlıksız geldim. Notlar çıkarıp, harita çalışmadım. Sadece kafamda gitmek istediğim restoranları belirledim. Bir de Kavaklıdere'de gırtlaktan sorumlu bakanımız Levon'un tavsiyelerini aldım. Daha ne olsun!
Sanat eseri gibi vitrinlere sahip patisserielerden birini seçmek oldukça zor. Biz ilk sabah Boulevard Saint Germain'in ara sokaklarında yürürken Noel sabahı olması nedeniyle kapalı dükkanlar arasında kahve ve ekmeğin kokusunu takip edip Hande ile aradığımızı bulduk. Tamam İstanbul'dan biliyorsun Paul'ü ve şahane ekmeklerini ama orjinalini de denemen lazım.
Paul
694 Rue de Seine, Paris

Rue de Seine üzerindeki Paul'e girdiğimizde ise zorlu bir seçim ile karşı karşıya geldik.
Önce tatlı reyonunun önünden geçtim. Fakat benim için tatlıdan daha önemli bir tat vardı Fransa'da! Fromage! (ben Türkçe'sini de çok seviyorum: PEYNİR)
Susamlı ekmeği ile Camambert'li bir sandviç ve kahve güne güzel bir başlangıç oldu. Tabi ki bitiremeyeceğimizi bile bile yanına brioche da aldık. Çikolatalı ve kuru üzümlüsü tadılmalı... Brioche bir çeşit Fransız ekmeği. Hatta Marie Antoinette'in "Qu'ils mangent de la brioche" derken söylemek istediği de "ekmek bulamıyorlarsa brioche yesinler"dir.
Biz de afiyetle yedik...



Tamam kahvaltı keyifli ama içimiz kıpır kıpır, bir an önce kendimizi yollara vurmak niyetindeyiz. Daha fazla Paul'ün vitrinine veya yan masadakilerin tabaklarına takılmadan hesabı istiyoruz. Garçon, l'addition s'il vous plait! Paris uykudan yavaş yavaş uyanmaya başladı. Noel sabahı herkes evinde, sokaklar ve metro bomboş. Rue de Bac'tan vakit kaybetmeden metroya biniyoruz. Amacımız heryerin kapalı olmasından faydalanarak Sacré-Cœur Bazilikası'nı görmek. Bunun için VI. Luois döneminden beri dini bir yerleşim yeri olan Montmartre'a gideceğiz.


12. hat ile Saint Germain'den Porte de la Chapelle yönünde giderek Abbesses durağında inebilirsiniz. ile Anvers metro duraklarıyla Montmartre'ye ulaşabilirsiniz. Metrodan indiğinizde merdivenlerden çıkmak istemezseniz Funiculaire de Montmartre veya Montmatrobus ile yorulmadan Basilique du Sacré-Cœur'e ulaşabilirsiniz.


Buraya vardığımızda bir anda turistik bir gezide olduğumuz gerçeği ile yüzleştik. Bu gezimde bu duygudan uzak kalmam lazım. Bir an önce bir kafede oturup birer kadeh güzel şarap içmeliyiz derken muhteşem bir manzara ile karşılaştık:
Sacré-Cœur Bazilikası
Montmartre

1875 yılında Paris'in en yüksek rakımlı yerinde inşası başlayan kilise 1914 yılında tamamlanmış ama 1. Dünya Savaşı sonunda ziyarete açılmış. Orta kubbesinin yüksekliği 83m ve toplam 4 kubbesi var. Roman ve Bizans mimarisini yansıtan bu muhteşem kilisenin mimarlıkta Lanterno denilen bir de feneri mevcut. Fransa-Prusya savaşı sırasında hayatını kaybeden Fransız'ların anısına yapılan bu ibadethaneyi hergün 06:00-23:30 saatleri arasında ziyaret etmek mümkün. Tüm bu teknik bilgilerin yanısıra sizi büyüleyen ruhunuzu rahatlatan bir havası var. İçeride mum yakmadan geçemeyeceksiniz. Ve o anda tüm dileklerinizin olacağına yürekten inanacaksınız. Ben inandım, olacak!



Kiliseden çıkıp arka sokaklara doğru yürüdüğünüzde eski Paris'in içindesiniz. Yeni şehrin aksine daha dar ve kıvrımlı sokaklarda kafeler, hediyelik eşya dükkanları ve restoranlar sıralanmış. Tabiki şekerciler , bol nutellalı krepçiler ve fırınlar yine standard! Montmartre'ın en meşhur meydanı Place du tertre'e ulaştığınızda ressamların soğuğa rağmen sıralandığı ve bir geçit törenini anımsatan kalabalığa karışıyorsunuz.


Şanslıysanız meydana bakan ve kafelerden birinde ısıtıcının altında yer bulup şarabınızı sipariş ediyorsunuz. Şarap sipariş ederken korkmayın. Kötü şarap içme şansınız yok. Belki sevmediğiniz bir tür olabilir ama siz de neyi sevmediğinizi keşfetmiş olursunuz. Bu da bir kazanç! Biz şanslıydık yerimizi de şarabımızı da bulduk:

Chez Eugene
17 Place du Tertre 75018, Paris
Dışarıda oturup mevsimin de avantajını kullanıp bir kadeh beaujolois noveau ve bir kadeh de Des Chartrons-Bordeaux söyledik ve toplam 9 Euro ödedik. Voila!
Herşeyin keyfini çıkarmaya çalışırken vakit nasıl hızla akıyor.
Hava kararmadan acaba Eiffel'e ulaşabilir miyiz?
Acaba herkesin iyi ya da kötü yorum yaptığı sözde demir yığını beni nasıl etkileyecek?
Eminim aranızda bu şehri çok iyi bilenler var. Siz bilebilirsiniz. Ben yeni öğrenmenin heyecanını yaşıyorum. Özgürlüğüne düşkün kova burcuyum ben... Özgürce keşfediyorum! 
Seine Nehrinin aşağısına geçerek biraz da batıda kalan Eiffel Kulesi'ne ulaşmak için yine metroya biniyoruz. Birçok farklı kombinasyon ile gidebilirsiniz Eiffel'e.  6 ile Bir Hakeim veya C ile Champs de Mars Tour Eiffel durağına ulaşmak gerek. Biz Anvers'ten 2 ile Charles de Gaulle Etoile'e oradan da 6 ile Bir Hakeim'e gittik. Hemen çözüyorsunuz metro düzenini. Hatta New York metrosu gibi kolay geldi bana.
Bu Eiffel fotoğrafını koymamın özel bir nedeni var. Bu devasa yapının altında kendinizi küçücük hissediyorsunuz. O kadar büyük ve açık bir alan ki Aralık ayında iliklerinize kadar donmanın kelime anlamını öğrenmek için bir saat kuleye çıkış kuyruğunda beklemeniz yeterli. Neyse ki sabah yiyemediğimiz brioche'lar çantamızdaydı ve enerji verdi. Ayrıca soğukta zıplamak da gerçekten işe yarıyor. Çünkü bu sefer pozitif düşünce de kurtaramadı bizi...
Soğuk nedeniyle 3. kat kapalı dediler. Önce biraz üzüldüm "şansa bak" dedim. Ama tanrım bu şans beni soğuktan öldürecek mi? Neden 2. kat açık? neden Eiffel hava koşulları nedeniyle tamamen kapalı değil? Asansör ile zar zor 2. kata ulaştık ve dışarıda toplam 20saniye durabildim.
Eiffel'den indiğimizde mutluluktan gözlerim yaşardı demek isterdim ama soğuktan hem gözlerim hem de burnum akıyordu. Ne telefonu tutacak ne de haritayı çıkarak güç yoktu ellerimde ama sırada beklerken akşam yemeği için çok özel bir yerde masa ayarlamayı başarmıştık. Bunun için mutluyduk.

 Benim gibi iphone ile sonradan tanışıp elinizden düşüremeyenlerdenseniz yurtdışı seyahatlerinde en zorlanacağınız şey internete bağlanamamak. Turkcell'e bir servet ödemek istemiyorsanız telefonun genel ayarlarından Ağ'lara girerek hücresel veri bölümünü ve uluslararası dolaşım'ı kapamanız yeterli. 3G açık kalabilir. Ayrıca ben konum servislerini de açık tuttum ve en azından google map'ten nerede olduğumu harita üzerinden görebilidim. İçiniz rahat etsin isterseniz "Kullanım"dan  istatistikleri sıfırlayarak yurtdışına çıktığınız andan itibaren internet kullanımınızı takip edebilirsiniz.

Montmartre'den gelirken kullandığımız 6 ve 2 numaralı hatları yine kullanarak şehrin doğu tarafına gittik ve Alexandre Dumas* durağında indik.İsterseniz 3 ile giderek Porte de Bagnolet'de de inebilirsiniz. Yaklaşık olarak aynı yürüme mesafesi. Metrodan indikten sonra sessiz ve boş sokakalardan yaklaşık 20 dakika yürüyerek mekanımıza ulaştık:
Mama Shelter
109 Rue de Bagnolet, 75020 Paris

Mama Shelter, Club Med'in kurucusu Trigiano ailesi ve Fransız filozof Cyril Aouizerate tarafından kurulan ve Philippe Starck tasarımı özel bir otel. Restoranı ise neredeyse otelden daha da popüler. Lokasyon olarak fazla turistik olmaması da burayı daha da özel kılıyor. Bu arada öğrendiğim önemli bir bilgi de Mama Shelter Nisan 2011'de İstanbul'da da açılacakmış. Ama ben bu restoranı kopyalamaya çalışanları İstanbul'da görmüştüm. Kızmıyorum tabi, benzemeye çalışmak da kötü bir şey değil. Sadece gün gelsin İstanbul'a gelip bizim yaratıcı farklı mekanlarımızı incelesinler kendi şehirlerine kopyalamaya çalışsınlar, güzel olmaz mı?
Güzel olur ama şuan bundan daha güzeli yemeğe konsantre olmak. Masaya oturduğumuzda fransızca menüleri masamızda buluyoruz. Eyvah , işte korktuğumuz başımıza geldi, bunlar şimdi İngilizce de konuşmaz derken; İngilizce menüyü getiriyor süper yakışıklı garsonumuz. Ve üstüne İngilizce konuşuyor. Kemiklerim ısındı, keyfim yerinde, siparişimizi veriyoruz. 1 şişe 2006 Bordeaux-Haut Medoc D de la Marque, başlangıç için  Camambert chaud, ail confit, salada de mache...
3 Michelin yıldızlı şef Alain Senderens**'in batı baharatlarını Fransız yemeklerine iyi entegre ettiğini Vedat Milor'dan duymuştum ama seçtiğimiz ana yemek de bunu ispatlamış olduk. Flank Angus fillet, potatoes, onions, mushrooms'un yanında gelen pepper sauce'a sos demek yetmez. Bu sos kesinlikle hafızama kazınacak ve bundan sonra yiyeceğim tüm sosları karşılaştırmak için kullanacağım. Çıtayı fena yükselttik. Kusura bakma Joel! Yarın akşam sendeyiz, sen düşün artık!

Svgler
T


*Alexandre Dumas (baba): 1802-1870 Üç Silahşörler, Monte Kristo Kontu, Demir Maske'nin yazarı
**Alain Senderens Madeleine'deki 3 Michelin yıldızlı Lucas Carton'un sahibiyken 3 yıldız istemiyorum diyerek restoranı kapamış. Şuan aynı yerde 2 Michelin yıldızlı Senderens adlı restorana sahip ve Mama Shelter gibi restoranlara danışmanlık yapıyor.